6 Mart 2014 Perşembe
Uyudum da büyüdüm.
Bugünkü konumuz uyku ve çevresiyle alakalı olduğundan esnemek, imrenmek veya gerinmek serbest. Bu yazıyı okumak için öğleden sonrasından daha güzel bir zaman olamaz. Kahve kesmez.
Evet hastalığımız low grade (grade 2) ileri evre foliküler lenfomaydı. Uzun zamandır bununla haşır neşir olan arkadaşların neler yaptıklarını, nasıl yaşadıklarını elbette bilmiyorum ama hobisi kanser olan doktorum bana "spor yapıyorsun, düzgün besleniyorsun, sigara yok, hayatında değiştirmen gereken bir şey yok. Nasıl yaşıyorsan bu şekilde devam et" demesi pek de bir şey ifade etmemişti. Ulan belli ki bir şey var, gökten zembille inmedi ya bu illet. "Diş implantı bile konuşuluyor inanın. Bir sebebi yok bu hastalığın." diye de rahatlatıcı bir son yazmıştı hatta konuşmasına. Anladım sıkıntı yok yani öyle havadan kanser olmuşum ben. Ancak konuşmasının en önemli yerini atlamışım. Atlamışım diyorum çünkü o flat ses tonu orada biraz titreme yaparak çıkmıştı; artık orada adam duygusallaştı mı, yoksa elit nişantaşı tozu beyefendinin ortadaki büyük olan ses teline dokundu da ekstra bir sustain mi kattı inlemesine bilemeyeceğim. Ama hobisi kanser olan doktorumun bana "UYU" demesini duymadım. Gel gör ki en önemli tedavi destekleyici unsurlardan birinin uyku olduğunu daha sonra hem terapistimden, hem de bu illeti atlatan bir ağabeyimden öğrenmiş oldum.
Şimdi burada araya girip şunu yazmak istiyorum; buradan sonra yazacaklarım tamamen kişisel bakış açısı ve bana özel kafa rahatlatma yöntemi ve yöntemleridir. Bu hastalıkla mücadele eden herkesin eminim kendine göre -bu türden- yöntemleri farklılık gösteriyordur. Ancak şu uyku mevzusunu daha önce duymadıysanız bir araştırın derim. Hatta beni daha fazla bilgi sahibi yapacak herkese şimdiden kocaman teşekkürlerimi sunarım.
Uyku, yaklaşık 4 yıldır filan hasret olduğum ama üzerinde çok da durmadığım konulardan biriydi. Bir, yaratıcı bir iş yapıyorum ve uykumda bile fikir düşünüyorum ulan. İki, olm şu dünyaya kaç kere geliyoruz ki 3 saat uyku yeter. Üç, olm amma para harcadın ya, nasıl ödeyeceksin ulan taksitleri? Dört, bu madde kişisel ve ayıpçı bir sürü şeyle dolu. Beş ve altı ve yedi...
Uyku yok anlayacağınız. Yatıyorsun, önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa, olmadı sırtüstü derken müezzinin sesiyle sahne sonlanıyordu. İç/Gündüz.
En son uyuduğum tatlı uykuyu hatırlıyorum da; Kabak denen rezalet poi'ci dağında açık havanın verdiği güçle dalmıştım uykuya. Komün kenefe bile kıçımı kaşıya kaşıya gidip yatağıma tekrar dönerek uyumaya devam etmiştim. Ne güzel bir gece ve sabahtı diye iç çekip yad ederdim o günü. Nereden baksan 2006 yani. Neyse...
Duruma geri dönüyorum. Sempatik ve parasempatik sinir sistemi diye iki yakın dost var. Sempatik sistem, stresli durumlarda, tehlike anlarında, işte savaştı, açlıktı, afetti vs. gibi mevzularda çalışan beyin, kas sistemi ve dolayısıyla kalp üzerinde etkili olan bir sinir sistemi. Vücudu gerilime hazırlıyor yani kısacası bu kardeşimiz. Bunun tam tersi olan ikiziyse, yani parasempatik sinir sistemi, hani yemek sonrasında uyku çöker ya, en basitinden o işe yarıyor. Kan basıncını, kalp atış hızını, kan şekerini düşürüyor. Ama sindirim sistemini hızlandırıyor. Yani huzur var arkadaşta. Tabi bu arkadaşlar devreye girdiğinde kendilerine özel hormonlar da bir bir salınıyor vücuda. Bu iki sisteminde aktif olması gereken durumlar da yazdığım gibi kendilerine özel olması gereken durumlar. Yani gece uyurken sempatik sisteminizin devrede olmaması ya da tam tersi bir kaplan sizi yerken tembel hayvan gibi sizi yiyen canavara ayak ucunuza bakar gibi bakmamanız gerekiyor. Hep parasempatik sistemten yediler beni işte dememek gerekiyor. Manyaklık bu.
Tabi bu türden sinir sistemleri bizde de atalarımızda nasıl çalışıyorsa aynı şekilde çalışıyor. Yani ilkel bir şekilde. Mesela sempatik sinir sistemi belli başlı ana uyaranların dışında kalan uyarıları anlamasa da, duruma sevgili beyaz organımız beyin dahil olduğundan maalesef aktif halde kalabiliyor. Daha net bir şekilde anlatmak gerekirse, karşınızda bir Afrikalı ve yanınızda onun dilinden anlayan bir arkadaşınızın olduğunu düşünün. Adam size "merhaba, ne yapmayı düşünüyorsun" diyor ve arkadaşınız da size bunu "olm herif sana, ananı neresinden kemireyim diye soruyor" diye çeviriyor. Durum aynen böyle. Bu sistem bildiğin mahalle delikanlısı ve bir o kadar da gazoz.
Şimdi her türden uyarıyı bu şekilde anlayıp vücudu atağa hazır halde tutan bir sistem bir ara kapanmalı değil mi? Ama kapanmıyor işte. En azından bende... Çünkü stres diz boyu ve ortada çözülmeyi bekleyen bir sürü problem var. İyi de bunlarla fiili olarak savaşacak durumda da değilsin, ne olacak peki? Sempatik sistem seni uyutmayacak ve bağışıklık sisteminle tekme tokat birbirlerine dalacaklar. E her gün kanserli hücre üreten yapı zaten bu vücut denen şey (evet hepimizinki böyle). O hücreleri hüpleten bağışıklık sistemi bu defa uzun süreli bir kargaşaya gireceği için kaçak yapacak ve buyrun nurtopu gibi bir kanseriniz oldu vakasına.
Melatonin denen ve vücudun biyolojik ritmini koruyan, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanserli hücrelerle savaşmasını sağlayan çok acayip bir hormonvar. Ama maalesef gece 11, sabah 5 arasında salgılanıyor. Hadi bu treni birkaç defa kaçırdın. Olsun yakalarım dedin. Ulan ben 4 yıldır binemedim o trene be! Ancak kafamın güzel olduğu geceler uyuyorum, onda da sabah 5'te susuzluktan fırlamak koşuluyla uyandım her defasında. Yakmışım yani vücudu. Komple hem de.
Elbette bunu öğrendikten yaklaşık yarım saat sonra mışıl mışıl bir uykuya dalmadım. Dedim ya, kafa terapisi ve yemek alışkanlığımı değiştirdim diye, işin sırrı orada gizli. Her gece antrenman yapmaya başladım. en geç 12'de yatıyorum ve uyumak için uğraşıyorum. Yeni yeni uykumu düzene sokmaya başladım. En azından müezzinin sesinin yükseldiği sabah makamını artık çoğu sabah duymuyorum. Rüzgar'ın odanın kapısını tak! diye açıp "yastığını çeksene baba" sesiyle uyanıyorum artık.
Kısacası ne yapıp edin, uykunuzu düzene sokun. Gece uyumayan herkes kanser olacak diye bir şey de yok. Eminim bunu düşünecek kadar gerizekalı da değilsinizdir. Öyle bile olsanız, sırf öyle olduğunuz için size bir şey olmaz merak etmeyin. Farkındalık hastalığı olm bu, herkese uğramıyor.
5 Mart 2014 Çarşamba
ne dert yaptın be 2013
Onunla ilk kez, 2013'ün Kasım ayında bir spor salonu günü sonrası duşunun ardından, kurulanırken tanıştım. Sol kasığımda, bir misket gibi sert ve acısız bir halde durup "merhaba" deyiverdi. Önce bana mı dedi acaba diye düşündüm ve açıkçası çok da umursamadım. Ta ki 1-2 hafta sonra ikizinin sağ kasığımdan uzanıp da "aslanım, merhaba diyoruz" diye seslenmesine kadar. Valla benimle konuşuyorlardı. Kim ulan bunlar? Onlar beni epey iyi tanıyor ama ben onlarla ilk kez karşılaşıyordum. Böyle 1-2 gün geçtikten sonra dedim ki bu arkadaşlar kimmiş gidip öğrenme zamanı geldi. Önce bir kutu antibiyotikle tanıştırdım arkadaşları. Enfeksiyonlu musunuz ulan diye 5 gün boyunca sağlı sollu daldım. Bana mısın demediler. Daha bir sert, daha bir çoğalmış gibiydiler sanki. Elbette pabuç bırakmadım ve ben onları kollarından tutayım, sen dal doktor dedim. Doktor da acımadı sağ taraftaki 9-10 tanesini bir neşterle aldı valla. Günlerden Aralık 3'tü. Ben 8 gün boyunca evde yeni cicim ps4'le o BF 4 operasyonu benim, şu FIFA 14 maçı senin diye yardırırken, arkadaşlar ifadeleri alınmak üzere patolojinin yolunu tutmuşlardı. Hematologların çapraz sorgusu sonucunda -yanılmıyorsam- 20 Aralık'ta ileri evre foliküler lenfoma teşhisini getirip önüme koydular. Hücrelerim isyan çıkarmış len. Maalesef kanser olmuşsun ya Burakcığım, korkma ama tanıdıklar var vs... Dünya durmuş, kafa sesim yükselmiş anırıyor; bildiğin kanser olmuşum ulan? Çok acayip... Hem de ben...
Tahminimden daha metanetli karşıladım durumu. Sanki bekliyormuşum gibi şaşırmadan... Bana sorsan, önce ağlar, sonra ölümümü düşünüp bir daha ağlar, sonra drama katıp ben öldükten sonra sevdiklerimin perişan oluşunu kafamda canladırıp daha güçlü ağlar, sonra içip ağlar, sonra içerken eşe dosta anlatıp ağlar, ağlar da ağlardım. Öyle olmadı anasını satayım, benden beklemediğim bir güçle -şimdi düşündüğümde yaşamış olduğum kaos yüzünden böyle olamadığımı anlıyorum ya, neyse- durumu kabullendim. Tek sorun hanıma nasıl söyleyeceğim düşüncesiydi ki kız hamileydi ve bu da öyle lank! diye söylenecek bir şey değildi. Bir şekilde söyledim işte. yaklaşık 2-3 saat araba kullanıp İstanbul trafiği terapimi yaptıktan sonra elbette...
Neyse öyle veya böyle "artık benim için yepyeni bir hayat başlamıştı" klişesiyle karşı karşıyaydım. Hakikaten öyleymiş arkadaş. Afedersiniz taş gibi herifim, lakabım AYI, gücümü kuvvetimi yerinde hissediyorum, ne kanımda kanser var, ne de tükürüğümde ama gel gör ki kanserim. Hayatım nasıl değişecek bakalım diye uyandım ilk sabah. Neden ben safsatasına hiç girmedim. Demek ki herkes olabiliyormuş ulan gerçekliği daha yakın geldi bana. Neyse apar topar, PET CT diye atomik, radyoaktif şeker yüklemesiyle isyankar hücrelerimin nerelere yayılıp çökertme yapıyorlar taramasını yaptırdım.
Orada öğrendim ki ben şeker seviyorum, kanserli hücre şeker seviyor. Tarzan ceyn, ceyn tarzan...
Tarama sonucu çıktıktan sonra, doktor akrabalar hobisi kanser olan bir hematoloğa yönlendirdi beni. Adamın hobisi kanser. Bu işin celebrity'si olmuş herif. Profesör. Zaten bu dönemde profesör olmayan bir hematolog tanımadım arkadaş. Kanserin İstanbul'da vücut bulmuş hali bu adam işte. Öyle düşünün.
Neyse, yağmurlu bir Nişantaşı akşamında elimde ince tarama dosyasıyla girdim adamın lüks muayenehanesine, oturdum karşısına. Taramayı inceledi, beni inceledi ve hiçbir şekilde inişi çıkışı olmayan, flat bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Ruhu kaçmış olm adamın, harbi kanser olmuş herif!İşte sizinki yaşlı lenfoması da, hayret bu haftaki 3. genç foliküler lenfoma hastamsın da, artık bu kanser de grip gibi bir şey oldu da... Tüm bu konuşmalardan sonra öğrendim ki, ileri evre -3 ve 4 farketmiyor- non hoçkin foliküler lenfomada kemo ya da radyoterapi yapmıyorlar. Çünkü arkadaş nüksetmeyi, metastazı ve direnmeyi çok seviyor. "E naapcam ben" dedim, bekleyip göreceksin dedi adam yine dümdüz bir ses tonuyla bana. Herhangi bir organ tutulumu bekleyeceğiz ya da tümörlerin şişecek ve seni rahatsız edecek, yürütmeyecek, nefes aldırmayacak, yaşam kaliteni düşürecek ve biz de o zaman silahları kuşanıp dalacağız dedi. Elbette akabinde herkesin merak ettiği o soruyu sordum "hayatımı kısaltır mı bu?" Hobisi kanser olan adam bana baktı, gözlerini devirdi ve "entelektüel birikimi yüksek birisi olduğunuz, duruşunuz, hedeniz ve de hüdeniz güçlü olduğu için söyleyebilirim ki kısaltmaz diyemem. 10 yıllık bir yaşamda kalımdan bahsediyoruz. Dediğim gibi genelde 60-65 yaş arası kişilerde görünen bir hastalık olduğundan onlarda bir kısalma söz konusu olmuyor. Ama 37 yaşında birisi 55 yaşına kadar yaşasa bile bu bir kısalma kabul edilir" dedi... Adam ölümü tarifledi yani bana. Ulan ben sokaktan birine 10 yıl yaşayacaksın desem, kimse sesini çıkaramaz şu ortamda. En fazla hadi ya diyebilir. 10 yıl ömür mü biçilir anasını satayım. Ömür dediğin 3 ay, 5 ay, bilemedin 1 yıl gibi birimlerle biçilmiyor muydu? 10 yıl ne?! Neyse yine de sarsılmadım diyemem. Annem derdi de inanmazdım, "oğluuum insan evladını düşünüyor!" diye. Haklıymış. Aklıma ilk önce 4 yaşındaki kızım geldi. Biri 14, yoldaki de 9 yaşına geldiğinde olmayacak mıyım yani? Ulan ufaklık neyse de, ergen kızın babasının ölmesi kızı perişan eder, daha da kötüsü itin köpeğin peşinden aşık oldum diye koşturur durur. Al sana, bir gençlik daha heba oldu. Fotoğraftan yok olan marty'nin abisi gibi kaldım yağmurun altında.
Birkaç gün fena geçti. Sonra toparlandım yine. Bu arada hayatımda bu türden toparlanmalar, harekete geçmeler yoktur benim. Pazartesi kesin spora başlıyorum tayfasının gediklilerindenimdir. Velhasıl bu kanser denen illet benim hayatımı işte bu şekilde değiştirdi. Ayı Burak dediğin adam, bildiğin kendi için harekete geçti. Gerçekten çok acayipti. Bu illeti içimde büyütüp de orama burama yayılmasını kabullenmedim bir de ne yalan söyleyeyim. Düşünsenize, bekleyeceğim ve göreceğim. Bana ne abi, niye bekliyorum? Benimki kütük kanseriydi ve o yüzden ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum. Kafayı toplamak. Hayatımı toparlamak. Ben olmak. Terapiye başladım. Kafa terapisi. Sonra da karımın kolumdan tutup da götürdüğü healing hall girdi hayatıma.
Öncelikle beslenme alışkanlığımı değiştirerek başladım. 3 hafta boyunca vegan ve hatta blender'dan geçmiş sebzeleri yiyerek yaşadım. Alkolü, şekeri, eti, özellikle tavuğu çıkardım attım menüden. Uykumu düzene koymaya çalıştım. Yeni yeni o da bir yola girdi sayılır. Bu arada transformal nefes ve kafa terapime devam ettim. 21 günün sonunda ortaya çıkan tablo şöyle oldu; öfke yok, nefret yok, hayatımda daha önce yüzleşmediğim her şeyle yüzleşmiş bir ben, yaşanmış ve kötü olan her şeye yol vermiş, üzerinde taşımayan bir adam ve anlık hazlardan önce mecburen, sonra isteyerek vazgeçmiş bir Burak... Müşteri sunumlarında son 2 yılını endişe bozukluğu nedeniyle kekeleyerek geçiren ben, ilk günlerimdeki coşkulu reklamcı kimliğime geri dönmüştüm. Evdeki garip, ağır, yaslı hava gitmiş, bildiğin sümbüllü leylaklı ortam gelmişti. Bir rakı eksikti, o da ileride artık.
Tüm bunlarla birlikte yaptırmam gereken virüs testleri ve kan sayımlarımı yaptırdım. Hiç virüssüz ve her şeyi normal sınırların içinde bir kanım vardı. Bir de ilik sıvısı biyopsisi -artık adı her neyse- onu yaptırdım. Acıdı mı diye sormayın, evet acıdı. İliğimi 27 Şubat 2014'te aldılar. Şimdi sırada onun sonucu var. Hobisi kanser olan doktoruma göre ilikte çıkması da bir organ tutulumu aslında ve yüksek ihtimalle çıkacak. Ben yine de tersini düşünmeden edemiyorum. Ya yoksa ulan?
son not: bugün bu kadar yazdım kanserizmo. bir dahakine uykudan bahsetmek istiyorum. çok önemliymiş olm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

